Görev Nedeniyle Yaralanan Polis Memurunun Maddi Zararının Hesaplanmasında Uygulanacak İlkeler
İl Emniyet Müdürlüğü emrinde polis memuru olarak görev yapan davacının, gece saatlerinde yürütülen bir denetim görevi sırasında kontrol noktasında seyir hâlindeki bir aracın çarpması sonucu ağır şekilde yaralanması üzerine açılan davada, maddi zararın kapsamı ve hesaplama yöntemi yargısal denetimin konusunu oluşturmuştur. Olayın görev esnasında meydana geldiği hususunda tereddüt bulunmamakta olup, yaralanmanın niteliği ve sonrasında gelişen sağlık süreci, davacının mesleki hayatını kalıcı biçimde etkilemiştir. Düzenlenen sağlık kurulu raporlarında, hayati tehlike bulunmamakla birlikte basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek nitelikte kırıkların mevcut olduğu, sağ bacakta iki santimetrelik kısalık ile kalça hareketlerinde kas gücü kaybı bulunduğu ve tüm vücut fonksiyon kaybı oranının yüzde yirmi dört olarak belirlendiği tespit edilmiştir. Ayrıca ağır işlerde çalışamayacağı yönündeki tıbbi değerlendirme, davacının mesleki kapasitesinin ciddi biçimde azaldığını ortaya koymaktadır.

Olay sonrasında idari görevde istihdam edilen davacı hakkında Sosyal Güvenlik Kurumu Vazife Malullüğü Tespit Kurulu kararıyla 5434 sayılı Kanun hükümleri uyarınca vazife malullüğü statüsünün uygulanmasına karar verilmiş; akabinde vazife malulü olarak emekliye sevk edilerek kendisine vazife malullüğü aylığı bağlanmıştır. Bunun yanında 2330 sayılı Kanun kapsamında nakdi tazminat ödemesi yapılmış ve zorunlu trafik sigortası çerçevesinde sigorta şirketince ayrıca bir tazminat ödenmiştir. Dolayısıyla davacı, birden fazla kaynaktan ödeme almış olmakla birlikte, bu ödemelerin gerçek zararını karşılayıp karşılamadığı uyuşmazlığın temelini oluşturmuştur.
İlk derece mahkemesince hükme esas alınan bilirkişi raporunda PMF yaşam tablosunun esas alınması ve vazife malullüğü aylığı ile adi malullük aylığı arasındaki farkın yarar kabul edilerek zarardan düşülmesi suretiyle mükerrer indirime gidilmesi hukuka uygun bulunmamıştır. Yüksek Mahkeme, son dönem içtihatları doğrultusunda, vazife malullüğü aylığının adi malullük aylığını aşan kısmının zarar hesabında yarar olarak kabul edilemeyeceğini açıkça ortaya koymuştur. Zira vazife malullüğü aylığı, kamu görevlisinin prim ödemek suretiyle dahil olduğu sosyal güvenlik sisteminin doğal bir sonucudur ve vazife nedeniyle uğranılan zararın karşılığı olarak öngörülmüştür. Bu artışın zarar hesabında indirim kalemi yapılması, vazife malullüğünü adeta idarenin bir lütfu gibi değerlendirmek anlamına gelecek olup, bu yaklaşım hayatın olağan akışı ve sosyal güvenlik hukukunun temel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.
Maddi zararın hesaplanmasında esas alınacak yöntem üçlü dönem sistemine dayanmaktadır. Aktif dönemde işlemiş zarar, mahkemece verilecek ara karar tarihi itibarıyla davacının emsali polis memurunun almakta olduğu görev aylıkları ile davacının almakta olduğu vazife malullüğü aylıkları karşılaştırılarak belirlenmelidir. Bu dönem fiilen gerçekleşmiş zarar alanını ifade ettiğinden, aradaki fark doğrudan zarar kabul edilmeli ve ayrıca peşin sermaye değerine indirgenmemelidir.
Aktif dönemde işleyecek zarar ise bilirkişi rapor tarihinden davacının yasal emeklilik yaşına ulaşacağı tarihe kadar olan süreyi kapsamaktadır. Bu dönemde de görev aylığı ile vazife malullüğü aylığı arasındaki fark esas alınmakla birlikte, henüz gerçekleşmemiş bir zarar söz konusu olduğundan peşin sermaye değeri hesabı yapılmalıdır. Hesaplama sırasında her iki aylıkta meydana gelecek artışlar dikkate alınmalı ve belirlenen tutar uygun iskonto ve artış oranları uygulanarak bugünkü değere indirgenmelidir. Özellikle kamu görevlilerinin maaşlarının katsayı artışlarına bağlı olarak yükseldiği gözetilerek, yargılama sürecinde meydana gelen maaş artışlarının da hesaba katılması zorunludur.
Pasif dönem zararı ise davacının yasal emeklilik yaşını tamamladığı tarih ile muhtemel ömrünün sonuna kadar geçen süreyi ifade etmektedir. Bu aşamada, davacı emekli olma koşullarını sağlamış olsaydı bağlanabilecek emekli aylığı ile almaya devam edeceği vazife malullüğü aylığı arasındaki fark esas alınmalı ve yine peşin sermaye değeri üzerinden hesaplama yapılmalıdır. Muhtemel ömrün belirlenmesinde ülkemize özgü ve güncel verilere dayanan TRH 2010 Ulusal Mortalite Tablosunun esas alınması gerektiği de özellikle vurgulanmıştır.
Aktif dönem sonu ve pasif dönem başlangıcının tespitinde 5434 sayılı Kanun’un 40. maddesi dikkate alınmalı; davacının öğrenim durumu ve görevde yükselme imkânı bulunup bulunmadığı değerlendirilerek emeklilik yaşı belirlenmelidir. Bu husus, zarar süresinin doğru tespiti bakımından belirleyici niteliktedir.
Öte yandan, davacıya yapılan nakdi tazminat ödemesi, zorunlu trafik sigortası kapsamında yapılan ödeme ve varsa Ek 79. madde uyarınca ödenen tütün ikramiyesi, olay nedeniyle sağlanan yarar niteliğinde kabul edilmelidir. Bu ödemeler, Borçlar Kanunu’nun 55. maddesi çerçevesinde değerlendirilerek, rapor tarihinde yasal faiz uygulanmak suretiyle güncellenmiş değerleri hesaplanmalı ve toplam maddi zarardan düşülmelidir. Böylelikle mükerrer tahsilatın önüne geçilecek, ancak vazife malullüğü aylığının adi malullük aylığını aşan kısmı yarar sayılmayarak sosyal güvenlik sisteminin amacı korunmuş olacaktır.
Sonuç olarak karar, görev sırasında yaralanan kamu görevlilerinin maddi zararlarının hesaplanmasında uygulanacak esasları netleştirmekte; vazife malullüğü aylığının niteliği, sosyal güvenlik ödemelerinin zarar hesabındaki yeri ve üç dönemli hesaplama sisteminin nasıl işletileceği konusunda önemli ilkeler ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, hem kamu görevlisinin gerçek zararının eksiksiz biçimde karşılanmasını hem de kamu kaynaklarının mükerrer şekilde kullanılmamasını sağlayan dengeli bir çözüm sunmaktadır.





